Ferhat İle Şirin Aşıklar Müzesi

FERHAT İLE ŞİRİN

Amasya; efsanevi aşkları ile ölümsüzleşen Ferhat ile Şirin’in yaşadığı  topraklar olarak bilinmektedir. Şirin’e olan sevdası uğruna kilometrelerce uzunlukta dağları delerek, suyu getiren Ferhat’ın sevdası hâlâ Amasya’da yaşamaktadır. Bu sevdanın işareti olan “Ferhat Su Kanalı” binlerce yıldır Amasya’nın bağrında bir gerdanlık gibi durmaktadır.


Hüsrev - ü Şirin, ya da Ferhat ile Şirin adlarıyla İran'lı ve Türk divan şairlerince mesnevi biçiminde yazılmış olan bu halk öyküsü, Orta Asya, Azerbaycan, İran, Türkiye ve Balkanlar'da ülkelere ve yörelere göre bazı değişikliklere uğramış olarak yüzyıllardır anlatılmaktadır.

 

Efsaneye göre Ferhat meşhur bir nakkaştır. Sultan Mehmene Banu, kız kardeşi  Şirin için yaptırdığı  köşkün süsleme işini  Ferhat’a verir.  Ferhat köşkte çalışırken Şirini görür ve birbirlerine sevdalanırlar. Ferhat Sultan’a  haber salarak Şirin’i istetir. Sultan kız kardeşini vermek istemez. Ferhat’ı oyalamak için, Elma Dağı’nı delip şehre su getirmesini şart koşar. Ferhat Şirin’e olan sevdasının verdiği aşkla, dağları delmeye başlar.


Mehmene Banu dağı delip, şehre suyu getirmek üzere olan Ferhat’ın yanına yaşlı dadısını göndererek Şirin’in öldüğü haberini ulaştırır. Ferhat bu acı haber üzerine elinde tuttuğu külüngü havaya atar. Düşen külünk Ferhat’ın başına isabet eder ve Ferhat ölür. Ferhat’ın acı haberini alan Şirin, korku ve heyecanla olayın geçtiği kayalığa gelir. Ferhat’ın öldüğünü görünce bu acıya dayanamaz ve kayalıklardan yuvarlanarak, orada can verir. Her iki sevgiliyi can verdikleri kayalıklarda yan yana gömerler.


Derler ki; her bahar iki mezar üzerinde, biri kırmızı biri beyaz iki gül bitermiş. Bu iki gül tam birbirine kavuşmak üzere iken mezarların ortasında bir karaçalı çıkar, iki gülün kavuşmalarını engellermiş. 


KEREM İLE ASLI


16. yüzyıl halk edebiyatı efsanelerinden biridir.  Albanya (Kafkasya) , Anadolu, Azerbaycan ve Ermenistan bölgelerinde anlatılmaktadır.


Kerem, halk şairlerinin geleneksel yapısına uygun, duyarlı, yalın dille aşk deyişleri söyleyen bir ozandır. Gerçek adı Mirza Bey'dir. Aslı ise bir Ermeni keşişinin kızıdır. Gerçek adı Kara Sultan'dır (Kendi aralarında birbirlerini Aslı ve Kerem olarak çağırırlar).


Efsaneye göre, o zamanlar yaşlı bir İsfahan Padişahı, mirasını bırakacak bir erkek evladı olmadığı için üzülmektedir. Padişahın "Keşiş" diye hitap ettikleri bir yardımcısı vardır. Keşiş padişah için bir elma ağacı diktirtir ve senesinde padişahın herkesi kıskandıracak derecede yakışıklı bir erkek evladı dünyaya gelir. Bu çocuğa yiğitliği ve mertliği dolayısı ile Kerem  adı verilir. Keşişin de Aslı adında dünyalar güzeli bir kızı vardır. Bu iki genç çocukluklarını beraber geçirirler. Kerem'in Sofu adında bir arkadaşı vardır. Kerem bir gün Sofu’yla gezerken Aslı'yla karşılaşır. Kerem'in nutku tutulur ve bir daha konuşamaz. Bir süre sonra Aslı ortadan kaybolur. Kerem Aslı'yı bulmak için yollara düşer. Yolda karşısına çıkan herkese Aslı'yı sorar. Yolda karşılaştığı kızları Aslı'ya benzetir. Bir gün Sofu Kerem'in yanına gelir. Kerem'e, Aslı'nın başkasıyla evleneceğini söyler. Kerem bunu duyar duymaz Aslı'nın evine gider. Aslı ile Kerem o gece evlenirler. Keşiş düğün sırasında Kerem'e büyü yapar, düğünden sonra Kerem ile Aslı yorgun bir şekilde evlerine dönerler. Kerem üstündeki mintanı çıkarmak için düğmeleri açar fakar düğmeler tekrar iliklenir. Daha sonra Kerem birkaç kez mintanı çıkarmayı denese de başaramaz. Artık daraldığı için yorgunluktan bir "ah" çeken Kerem ağzından yayılan ateşle yanmaya başlar. Aslı Kerem'i söndürmek için ona su verir fakat bu sefer ateş daha da güçlenir. Bir kaç dakika içinde Kerem yanarak kül olur. Aslı’da kahrından haykırırken saçları Kerem'in külüne değerek tutuşur ve O’da yanarak can verir.


LEYLA İLE MECNUN


Leyla ve Kays ilkokul yıllarında birbirlerine âşık olmuşlardır. Kısa zamanda her yere yayılan bu aşkı duyan annesi Leyla’yı okuldan alır ve Kays’la görüşmesini yasaklar. Ayrılık ıstırabıyla mahvolan Kays halk arasında Mecnun diye anılmaya başlar. Bu sevda yüzünden çöllere düşen Mecnun’a birçok kişi Leyla’yı unutmasını söyler; ancak onun için kainat artık Leyla’dan ibarettir ve hiçbir şekilde bu aşktan vazgeçmez. Hatta dedesi onu bu dertten kurtulmak üzere Allah’a yakarması için Kabe’ye götürür... Ancak o tam tersine derdinin artması için dua eder. "Ya Rab belâ-yı aşk ile kıl âşinâ beni Bir dem belâ-yı aşkdan etme cüdâ beni." diye. Duâsı neticesi aşkı daha da çoğalır ve bütün vaktini çöllerde geçirmeye başlar. Hem Leyla’nın hem Mecnun’un halleri gittikçe perişanlaşmaktadır. Ailesi Leyla'yı İbn-i Selâm isimli zengin ve itibarlı birine verir. Ancak, Leylâ kendisini bir perinin sevdiğini ve eğer kendisine dokunursa ikisinin de mahvolacağını söyleyerek İbn-i Selâm' ı kendisinden uzak tutmayı başarır.


Mecnûn, çölde, Leylâ' nın evlendiğini arkadaşı Zeyd' den işitince çok üzülür. Leylâ' ya bir sitem mektubu gönderir. Leylâ’da durumunu bir mektupla Mecnûn' a anlatır. Kendisini anlamadığından dolayı o da sitem eder.Bir süre sonra Mecnûn'un âhı tutarak İbn-i Selâm ölür.


Artık Mecnun’un dünyayla bütün bağlantısı kesilir ve sadece ruhuyla yaşar hale gelir O, çölde âhular, ceylanlar ve kuşlarla arkadaşlık etmektedir ve mecâzî aşktan ilâhî aşka yükselmiştir. Leyla’nın ise vücudu da dahil olmak üzere bütün maddi varlıklarla ilişkisi bitmiştir.


Bir gün Leyla çölde Mecnu’nu bulur ama Mecnun onu tanımaz ve “Leyla benim içimdedir, sen kimsin?” der. Leyla, Mecnunun ulaştığı mertebeyi anlar ve evine geri döner ve üzerinden fazla zaman geçmeden Leyla hayata gözlerini yumar... Mecnûn bir gün Leylâ' nın ölüm haberini öğrenir. Gelip mezarını kucaklar, ağlayıp inler; "Ya Rab manâ cism ü cân gerekmez Cânânsuz cihân gerekmez." der, kabri kucaklayarak ölür.


Bir müddet sonra Mecnûn' un sâdık arkadaşı Zeyd Rüyasında, Cennet bahçelerinde birbiriyle buluşmuş iki mesut sevgili görür. Bunlar kimdir? diye meleklere sorunca, derler ki: "Bunlar Mecnûn ile onun vefalı sevgilisi Leylâ' dır. Aşk yoluna girip temiz öldükleri, aşklarını dünya hevesleriyle kirletmedikleri için burada buluştular." derler.


Bu mesnevide Fuzuli, dünyevi aşkı bir basamak olarak kullanıp onun üstünden maddeden ayrılıp tamamen ruha ait olan ilahi aşkı anlatır.


Romeo ve Juliet 


İngiliz oyun yazarı William Shakespeare tarafından yazılmış bir oyundur. Oyunun ana konusu en yalın haliyle, “aşk ölümü bile göze alır” şeklinde özetlenir. Romeo ve Juliet, birbirine düşman olan iki ailenin çocuklarıdır. Karşılaştıkları ilk anda âşık olmuşlar ve böylece kavuşamama öyküleri başlamıştır. Juliet, Romeo'ya kavuşmak için ailesini yok saymayı göze alamaz ve kendini yok saymaya karar verir. Böylece rahibin yardımını alarak bir zehir içer; herkes onu ölmüş bilecektir. Ancak Romeo döndüğünde Julıet'in öldüğünü zanneder ve kendini öldürür.


Oyun Verona'da baslar. Capulet’ler ve Montague’ler birbirine düşman iki ailedir. Aralarındaki kin ve nefret bitmek bilmez. Şimdiye kadar bir sürü kan dökülmüştür.


Montague’lerin oğlu Romeo, Rosaline’e aşık olmuştur. Ama Rosaline onun aşkına karşılık vermemektedir çünkü o bir rahibedir. Bu duruma Romeo çok üzülmektedir ve acı çekmektedir. Romeo’nun arkadaşı Benvolio onu unutmasını söyler ama Romeo hiç kimseyi, hiçbir şeyi dinlememektedir. Delicesine âşıktır.


Bir gün Capulet’ler akraba ve dostları için bir şölen düzenlerler. Benvolio, Romeo’yu da bu şölene gitmek için zorlar ve ikna eder. Şölene gittiklerinde Romeo, Juliet’i dans ederken görür ve ilk görüşte çok etkilenir ve ona âşık olur. Aynı zamanda Juliet’te Romeo’ya aşık olur. Ancak Romeo ve Juliet öğrenirler ki, aileleri birbirlerine düşmandır. Ama onları hiçbir şey engelleyemez. Gizli gizli aşklarını yaşarlar ve bir müddet sonra evlenmeye karar verirler.


Romeo gizlice rahiple konuşur. Juliet’in dadısı da onlara yardım eder ve gizli bir nikâhla evlenirler. Aileler arasındaki düşmanlığı bitirecek tek umutları bu evliliktir. Bu arada Prens, Romeo’ya sürgün cezası verir. Juliet, bilgi alabileceği tek kişi olan Rahip Lawrence’e gider ve giderken ailesine günah çıkartmaya gittiği yalanını söyler. Rahip Lawrence, Juliet’e son bir kavuşma umudu olduğunu söyler. Ona bir iksir verir ve bu iksir onu 2 gün ölü gibi gösterecektir. Böylece Juliet istemediği bir evlilikten kurtulacaktır. Rahip Romeo’ya da bunları anlatan bir mektup yazar ancak bu mektup ona zamanında ulaşamaz.


Romeo, Juliet ile Paris’in evleneceklerini duyunca Verona’ya geri döner ve olay yerinde Juliet’i ölü olarak yerde görünce çılgına döner. Paris, Romeo’nun üstüne gider ve onu suçlar. Romeo o anda Paris’i öldürür. Ardından Juliet’in yanına yatarak zehrini içer ve kendini öldürür. Rahip Lawrence Juliet’i uyandırır ve Juliet, yanı başında Romeo’yu ölü bir şekilde görünce Romeo’nun hançerini alır, göğsüne saplar ve o da kendini öldürür.


Olayların tek şahidi Rahip Lawrence, ailelere tüm olanları anlatır ve aileler arasındaki düşmanlık bundan sonra son bulur.


ANADOLU’DA AŞIKLIK

İç Asya’dan Balkanlara kadar uzanan geniş bir coğrafyada bulundukları yörenin sosyal ve kültürel özelliklerine göre şekillenmiş bir aşıklık kültürü bulunmaktadır. Aşıklık, Anadolu'da toplumun öncüsü olmuş bir gelenek, halka mal olmuş bir kültürdür. Genel olarak sazları eşliğinde söz ve şiir söylemek üzere yetişen aşıklar, bulundukları toplumun tüm sosyal olaylarını dile getiren ve tarihe not düşen sanatçılardır. Aşıklık geleneğinde doğa sevgisi vardır, halk sevgisi vardır, vatan sevgisi vardır, hak sevgisi vardır. Halkın bağrından kopar ve temsil ettiği toplumun sorunlarını, mesajlarını sazıyla anlatır.


Günümüzde bu sanat erbabına aşık yerine “Ozan” terimi daha fazla kullanılmaktadır. Aşıkların çok eski tarihlerden itibaren Türk kültüründeki izlerini bilmekle birlikte en bariz aşık tipine Dede Korkut hikayelerinde rastlanmaktadır. Elindeki kopuz adlı sazıyla “soy soylayan”,  “boy boylayan” Dede Korkut aşıkların piri olarak anılır.


Aşıklar, hangi sosyal sınıf veya yöreye mensuplarsa oralardaki kahvehanelerde, meyhanelerde, hanlarda, kervansaraylarda, aşık kahvelerinde ve daha çok köy odalarında halka şiir okuyup deyiş söylerler. Bununla birlikte aşıkların Osmanlı Sarayında da sanat icra ettiğine dair kaynaklara rastlanmaktadır.


Aşık repertuarının en tipik örneklerinden biri Atışma’dır. İki, üç ve bazen beş altı aşığın karşılıklı söyleştiği ve bir birlerini söyledikleri sözlerle alt ettikleri bir tür yarışmadır.  Dudak değmez adı verilen tür en zor olanlarından birisidir. Aşık repertuarının en bilinen ve yaygın olan türleri arasında muamma asma, Varsağı, Taşlama, Kalenderi, Selis, Deyiş, Destan, Divan, Koşma, Tekellüm, Mani, Türkü, Semai, Satranç, Vezn-i Aher sayılabilir. Bu alanda önemli bir yer tutan Alevi Bektaşi kültürünün de kendine has repertuarları ve türleri bulunmaktadır. Deyiş, Nefes, Duvaz, Kalenderi, Semah, Nevruziye, Mersiye’yi de bu grupta sayabiliriz. 

 

Mimar Sinan & Mihrimah Sultan


Kanuni Sultan Süleyman’ın kızı Mihrimah Sultan (Mihr-ü Mah)  on yedisine bastığında, iki kişi O’nunla evlenmek ister. Bunlardan biri Diyarbakır Valisi Rüstem Paşa diğeriyse Mimar Sinan’dır. Padişah kızını Rüstem Paşa’ya verir. Koca Sinan evlidir, ellisindedir ve de Mihrimah Sultan’a deliler gibi aşıktır! Gerçi sevdiğine kavuşamamıştır ama, aşkını, olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır.
Üsküdar’a, Saray’ın isteğiyle 1540 yılında Mihrimah Sultan Camii’nin temelini atar ve 1548’de bitirir. Camiyi yaparken, eserine sanki “etekleri yerleri süpüren bir kadının” dış çizgilerini verir.



Derken, ilk kez padişah fermanı olmaksızın, Edirnekapı’da, pek kimselerin uğramadığı ıssız ama İstanbul’un en yüksek tepelerinden birine, ikinci bir eser yapmaya koyulur Mihrimah Sultan’a. Cami küçücüktür. Minaresi otuz sekiz metredir, bir adet incecik kubbesi üzerindeyse yüz altmışbir pencere, camiin iç güzeliğini aydınlatır. İçerdeki sarkıtlar ve minare kenarlarındaki işlemeler Mihrimah Sultan’ın topuklarını döven saçlarını anımsatır insana. İşte, aşka adanmış iki eser.



Şimdi, gidin Edirnekapı ve Üsküdar’daki camileri aynı anda görebileceğiniz bi yer seçin. Ve 21 Mart’ta, yani geceyle gündüzün eşit olduğu günde seyreyleyin. Göreceğiniz manzaraysa şudur: Edirnekapı Camii’nin tek minaresi ardından tepsi gibi kıpkırmızı güneş batarken, Üsküdar’daki camiinin ardından ay doğar! Mihr-ü Mah eşittir Güneş ve Ay. Bu nasıl akıllara ziyan bir hesaplamadır; nasıl bir güzellik anlayışıdır. Unutmadan, 21 Mart Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür.


Yavuklu;


Anadolu’da sevilen kişi, sevgili, yar, sözlü veya nişanlı  anlamlarında kullanılan “yavuklu”  kelimesi  bazı kaynaklara göre Sanskritçe’de ‘gerdanlık’ anlamına gelen‘Yivik’ teriminden gelmektedir. ‘Yavuklu’ sözü, eski eserlerde adaklı, namzet, nişanlı’ anlamında kullanılmıştır. Türkçe’de bugün dahi kullandığınız ‘Yavuklu’ terimi gerdanlıklı anlamındaki ‘yivikli’ terimiyle ilgili olup, nişanlı manasına gelmiştir. ‘Yivik’ terimi zamanla yerini Farsça ‘boğaz’ anlamındaki ‘gerden’den gelen ‘gerdanlık’ terimine bırakmıştır. ‘Yivik’, nişanlılık ve evlilik sembolü olma fonksiyonunu da yitirmesine rağmen, ‘yivikli’ terimi daha uzun ömürlü olmuş, halk fonetiğine uyarak ‘yavuklu’ şeklinde günümüze kadar ulaşmıştır.


“Deyikli” sözü de nişanlıya, Anadolu’da söylenen bir deyiştir ve “Adaklı” manasını taşır. Bunda bir “he deme” vardır. Ağrı’daki Kara Papak Türkleri’nde görülen bu deyişte, vaad ve söz verme de görülür.



“Yasanlı” sözü nişanlı için Anadolu’da, daha çok Karadeniz yörelerinde görülmekte-dir. Yasa ve yasamaktan gelen bu söz daha çok yavukluları evliliğe “hazırlama, niyet ve işaret” karşılığı olarak tanımlanabilir.

 


 “Tügülü”, yani nişanlı, yine Kuzeydoğu Anadolu’dan başlar ve çeşitli söylenişlerle, bütün Anadolu’da yayılır. “Düğmek ve düğülmek”ten, bağlı ve sözlü manasını içine almıştır.
 “Ulaşık” ifadesi ise Orta Anadolu’da nişanlılar için söylenen bir söz olup nişanlılıktaki ön akidi en güzel anlatan bir deyimdir.


“Ya­vuklu” sözüyle nişanlının anılması, Oğuzların nişanlılığı yalnızca bir akit veya antlaşma olarak anlamadıklarını gösteriyordu. Bunun içinde aşk, sev­gi ve karşılıklı fedakârlıkları gördük­lerini de anlıyoruz. Aslında eski Türkler “yaguk, yavuk, yavuklug” gibi sözleri, sevgili karşılığında söylemiyorlardı. Bunların manası, akraba ve yakınlar de­mekti. Ancak Oğuzlarda bu söz, nişanlı anlayışında söylenmiştir. Bu da, akra­balığın bir başlangıcıdır. Anadolu’da ise manası, sevgili olmuş ve sevgi ile değiş­miştir. Dede Korkut’ta zaman zaman, “adaklı yavuklu” sözleri, yan yana da söyleniyordu. Bazen de, “kara gözlü ya­vuklun var” sözünde olduğu gibi, yalnızca anılıyordu.

  

İlahi Aşk;

Aşk-ı ilahi olarak da bilinir. Dini, mistik ya da felsefi yönelişlerle kişinin, maddesel dünyaya ait varlıklara olan sevgisinin kaynağına dönerek ilahi olana dair hissettiği yüce bağlılık olarak tanımlanabilir.


İlahi aşk ile kişi madde dünyasının ya da formların yerine düşünce dünyasının oluşturucu kabul ettiği en yüce olana yöneldiği için bireysel ve nesnel bazda bir sevgi değil bilakis bütüne dair bir sevgi anlayışı içindedir. Bu yönüyle de beşeri sevginin ötesinde aşkın dünya ve Allah’ın birliğine olan temel bir inanç yapısına yöneliş vardır. Buradaki yöneliş genelde bilinçli olmamakla birlikte kişinin aldığı disiplin ve belli metotlara dayalı eğitim onu bu aşkı aramaya itebilir.


İlahi aşkın esas kaynağı vahdet-i vücud (varlığın bir oluşu) inanç ve düşüncesidir. Varlığın Birliği anlayışında tüm varlık alemi sadece tek olan yüce yaratıcının tecellilerinden ibaret sayıldığı için aşk kavramı bütünleşmenin, bir olma çabasının görünümü olarak kabul edilir. İlahi olan yüce yaratıcı ile bütünleşmenin iki yolu vardır: Bilgi Yolu ve Sevgi Yolu. Bilgi yolundaki somut ve uygulamaya bağlı tüm deneyimler, sevgi yolunda nesnesiz, soyut bir hissedişe yönlendirilir.


İlahi aşk, Türk Edebiyatı içerisinde özellikle tasavvuf şiirinde ve müziğinde kullanılmış temalardan birisidir; belirli bir imge olarak Mecnun'un hali özellikle musiki ve şiirsel ritüellere sahip Mevlevi tarikatının takipçilerine sunulmuş ve ondaki kozmik bütünlenme (beka) ya da varlığın birliğinde yok olma (fena) hali nesnel bir örnek olarak gösterilmiştir. Mevlana Celaleddin Rumi, Yunus Emre, Hacı Bayram-ı Veli gibi şiirler de yazan tasavvuf büyükleri aşk-ı ilahi konusunu sık sık kullanmışlardır.

Oluşturulma Tarihi : 13.04.2015